top of page

Kitap Okuma Deneyimi

2 Eki
4 dakikada okunur


Eylülün son günleri. Akşamlar erken kararıyor, lambayı her gün biraz daha erken yakıyorum. Yılın bu zamanını okumak için en güzel mevsim sayarım; yaz telaşı geride kalmış, kış henüz kapıya dayanmamıştır. Bu yazıyı yazarken masamın köşesinde sıcak bir fincan, yanında da yarısına kadar okunmuş bir kitap duruyor.


Birkaç gün sonra Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı başlıyor ve bu yılki teması bana okumanın kendisini düşündürdü: “Romanların ve Hatıratların İzinde.” O “izinde” kelimesi üzerinde uzun süre durdum. Bence okumak da tam olarak budur; birinin izinden yürümek. Bazen bir kahramanın, bazen bir yazarın, bazen de bizden önce aynı kitabı okumuş, kenarına not düşmüş tanımadığımız birinin izinden… Fuarın sahaf tezgâhlarında elime alacağım eski kitaplarda bu izlerden kaç tanesine rastlayacağımı şimdiden merak ediyorum. Ben de bu yazıda, kendi okuma izlerimin peşine düşmek istiyorum.

Bir kitabı okumaya başlamadan önce onu elime alır, bir süre tartarım. Ağırlığına, kapağının dokusuna, sayfalarının kokusuna bakarım. Bu küçük tören, bir kapının önünde durup zili çalmadan önce derin bir nefes almaya benzer. Çünkü bilirim ki içeri girdiğimde başka bir evin, başka bir hayatın, başka bir zamanın misafiri olacağım. İyi bir misafir de ev sahibinin kapısına özenle yaklaşır.

Çocukken okumayı bir kaçış sanırdım. Odamın kapısını kapattığımda dünyanın gürültüsü dışarıda kalır, ben de bir geminin güvertesine, bir çölün ortasına, uzak bir şehrin sokaklarına giderdim. Yıllar geçtikçe anladım ki okumak kaçmak değil, dönmektir. Her kitaptan kendime biraz daha yakın döndüm. Başka hayatlara bakarken, farkında olmadan hep kendi hayatımın aynasını aradım.

Borges, cenneti hep bir tür kütüphane olarak hayal ettiğini söyler. Bu cümleyi ilk okuduğumda gülümsemiştim, çünkü ben de aynı şeyi düşünenlerdendim. Ama sonra bir şey daha fark ettim: Kütüphane cennetse, okumak o cennette yürümektir. Rafların arasında dolaşmak yetmez. Bir kitabı açmak, satırların arasına girmek, cümlelerin içinde kaybolmak gerekir.


Kafka, bir arkadaşına yazdığı mektupta kitabın içimizdeki donmuş denize inen bir balta olması gerektiğini söyler. Bu cümle yıllardır aklımdan çıkmaz. Her kitap bunu başaramaz elbette. Bazıları yalnızca vakit geçirtir, bazıları bilgi verir, bazıları unutulup gider. Ama bazı kitaplar vardır ki okuduktan sonra aynı insan olarak kalamazsınız. İçinizde bir şey çatlar, bir şey erir, bir şey yerinden oynar. Kanaatimce okuma deneyiminin asıl anlamı, o baltanın indiği andır.


Bir kitabı okumak, yazarıyla uzun ve sessiz bir sohbete oturmaktır. Ama bu sohbette yalnızca yazar konuşmaz; okur da cevap verir. Sayfanın kenarına düşülmüş bir not, altı çizilmiş bir satır, köşesi kıvrılmış bir sayfa, bu sohbetin okur tarafındaki sesidir. Eski kitapları bu yüzden severim; onlarda bazen benden önceki okurların izlerine rastlarım. Kurşun kalemle çizilmiş bir satır, silik bir ünlem işareti, bir tarih… O izleri görünce hiç tanımadığım birinin aynı cümlede benimle aynı yerde durduğunu hissederim. Bana göre okumak, zamanın içinden uzanan görünmez bir el sıkışmasıdır.

Aynı kitabı farklı yaşlarda okumak ise bambaşka bir deneyimdir. Gençken okuduğum bir romanı yıllar sonra yeniden elime aldığımda, kitabın değişmediğini ama benim değiştiğimi gördüm. Bir zamanlar hızla geçtiğim bir sayfada şimdi uzun süre durdum. Eskiden kahramanın cesaretine hayran olmuştum; şimdi annesinin sessiz bekleyişine takıldım. Buradan şunu çıkarıyorum: Kitaplar bize kim olduğumuzu değil, nasıl değiştiğimizi gösterir. Her yeniden okuma, kendimizle yapılan yeni bir karşılaşmadır.


Okumanın bir de hızı vardır. Çağımız her şeyi hızlandırdı, okumayı da. Ekranlarda kaydırarak, göz atarak, özetlerle yetinerek okuyoruz. Oysa bazı kitaplar acele edeni sevmez. Onlar yavaş okunmak, bazen bir cümlenin başında dakikalarca durulmak, bazen bir paragrafın iki kez okunmasını ister. Yavaş okumak, bir yemeği tadını çıkararak yemek gibidir. Karnınızı doyurmak için değil, damağınızda kalan lezzeti hatırlamak için yersiniz.



En sevdiğim okuma anları, dünyanın sustuğu anlardır. Gece geç saatte, bir lambanın sarı ışığı altında, ev halkı uyuduktan sonraki sessizlikte… Ya da yağmurlu bir öğleden sonra, pencerenin kenarında, camdan süzülen damlaların sesiyle. O anlarda kitap ile aramda hiçbir şey kalmaz. Zaman durur, yer kaybolur. Başımı kaldırdığımda saatlerin geçtiğini fark eder, bir yolculuktan dönmüş gibi şaşırırım.

Bir kitabı bitirmenin de kendine özgü bir hüznü vardır. Son sayfayı çevirdiğimde çoğu zaman kitabı hemen kapatmam. Bir süre öylece tutarım; uzun bir yolculuktan sonra istasyonda vedalaşan iki yolcu gibi. Kahramanlarla yollarımız ayrılır ama onlar içimde yaşamaya devam eder. Bazen yıllar sonra bir sokakta, bir yüzde, bir sözde onları yeniden tanırım.



Okumanın en büyük armağanı belki de yalnızlığı dönüştürmesidir. Okuyan insan yalnızdır ama asla tek başına değildir. Etrafında yüzlerce ses, binlerce yüz, sayısız hayat vardır. Bir kitap en kalabalık odada bile insana kendine ait bir sığınak açar, en ıssız gecede bile yanında bir dost bulundurur.


Kitaplığıma baktığımda yalnızca kitapları değil, onları okuduğum zamanları da görürüm. Şu roman bir bekleme salonunda bitti. Şu şiir kitabı bir yolculukta, otobüs camına yaslanmış bir başla okundu. Şu deneme kitabı zor bir kışın yol arkadaşıydı. Kitaplar hayatımın takvimi gibidir; her biri bir dönemin, bir ruh hâlinin, bir arayışın tanığıdır. Bütün bunları yan yana koyduğumda, bir kitaplığın aslında sahibinin yazılmamış hatıratı olduğunu düşünüyorum. Bu yılki fuarın temasına bu açıdan da bakmak mümkün.

Bu yüzden okumayı bir alışkanlıktan çok bir yaşama biçimi olarak görürüm. Okumak dünyaya daha dikkatli bakmayı, insanları daha derinden anlamayı, kendi sesimizi başkalarının sesleri arasında bulmayı öğretir. Bir kitabı açtığımızda aslında bir pencere açarız. O pencereden yalnızca başka dünyalar değil, kendi dünyamız da daha aydınlık görünür.



Şimdi bu satırları bitirirken masamdaki kitabın ayracı, bıraktığım sayfada sabırla bekliyor. Birazdan ona döneceğim. Birkaç gün sonra da fuarın koridorlarında yeni izlerin peşine düşeceğim. Çünkü biliyorum ki bir yerlerde, bir sayfanın ardında beni bekleyen bir cümle var. Belki de içimdeki donmuş denize inecek o balta.



Yorumlar


bottom of page