top of page

Kilimin Tersi, Kümbetin Gölgesi

4 gün önce
5 dakikada okunur

Hüsamettin Oğuz



Prof. Dr. İlham Enveroğlu



Bir kilimin tersine hiç baktınız mı? Ben bakmayı severim. Ön yüzde göz alıcı renkler, koçboynuzları, elibelinde motifleri, hayat ağaçları vardır. Tersini çevirdiğinizde ise bambaşka bir dünya çıkar karşınıza. Atkılar, çözgüler, düğümler, renk değiştiren ipliklerin birbirine nasıl tutunduğunu gösteren sabırlı bir iskelet. Bana göre bir kilimin hikâyesi ön yüzünde anlatılır, ama sırrı tersinde saklıdır. Güzellik ancak sağlam bir yapının üzerinde ayakta durabilir. Prof. Dr. İlham Enveroğlu'nun resimleriyle karşılaştığımda aklıma ilk gelen bu oldu. Onun tuvallerinde kilimin hem ön yüzünü hem de tersini aynı anda görüyorsunuz.


Enveroğlu'nun adını bu kez bir sanat çalıştayının katılımcı listesinde okudum. Medicana Eğitim Grubu MBA Okulları, Cumhuriyetin 103. yılını sergi salonunda değil bir atölyede kutlamayı seçti. 4. Cumhuriyet Yüzyılı Uluslararası Sanat Çalıştayı, 24–29 Ekim tarihleri arasında İstanbul'daki Fişekhane'de toplanıyor. On ülkeden yirmi beş sanatçı, MBA Okulları'nın ortaokul ve lise öğrencileriyle altı gün boyunca aynı tezgâhın başında çalışacak. Tema "Nutuk'tan İlhamla: Fikri Hür İzler". Burada dikkatimi çeken şu: Proje öğrencileri sanatın seyircisi olarak değil, ortağı olarak görüyor. Gençler İspanya'dan, Meksika'dan, Mısır'dan, Çin'den gelen sanatçılarla birlikte tuval boyayacak, heykel yontacak ve sonunda Cumhuriyetin 103. yılına özel ortak bir sanat manifestosu kaleme alacak. Ortaya çıkan eserler 29 Ekim akşamı bando ve koro eşliğinde açılacak bir sergiyle Fişekhane'de izleyiciyle buluşacak.


Listeye dikkatle bakınca bir ayrıntı daha fark ettim. Çalıştayın küratörü Prof. Dr. Orhan Cebrailoğlu ile Prof. Dr. İlham Enveroğlu aynı yıl, 1970'te Azerbaycan'da doğmuş, ikisi de yollarını Konya'da, Selçuk Üniversitesi'nde bulmuş. Biri fakültenin hocası, öbürü dekanı. Ben burada başka bir soru görüyorum: Kafkasya'dan Anadolu'ya uzanan bu köprü, Cumhuriyetin "fikri hür" nesil idealiyle nasıl buluşur? Cevabın bir ucu, sanırım Enveroğlu'nun tuvallerindeki o kadim düğümlerde saklı.

 

Ağcabedi'den Konya'ya

İlham Enveroğlu 1970'te Azerbaycan'ın Ağcabedi şehrinde doğdu. 1989'da Azim Azimzade Azerbaycan Devlet Ressamlık Mektebi'ni bitirdi. Ardından Azerbaycan Mimarlık ve İnşaat Mühendisleri Üniversitesi'nde mimarlık ve resim eğitimi aldı. 1995'ten bu yana akademik ve sanatsal çalışmalarını Türkiye'de sürdürüyor. Uzun yıllar Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Bugün aynı fakültenin dekanı. Temel eğitimden resme, Batı sanatı tarihinden çağdaş sanata uzanan dersler veriyor. Kitap resimlemeleri de var.


Onu meslektaşlarından ayıran en belirgin yön ise Türk sanatının köklerine duyduğu merak. "Türk Sanat Dili Bağlamında Ön Türk Kaynakları ve Çatalhöyük" gibi başlıklar altında çalıştaylar ve programlar düzenliyor. Konya'nın hemen yanı başında, dokuz bin yıllık bir yerleşimin duvar resimlerine bakıp bugünün sanat diline köprü kurmaya çalışıyor. Kanaatimce bu, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki köklere dönük o büyük merakın bugünkü akademideki bir devamı.


Bir Mimar Gibi İnşa Etmek

Masamda bir resmi duruyordu. Gri bir gökyüzü şeridinin altında açık mavi bir fon, ortada bir kümbetin silueti, onun çevresinde kerpiç evler, kemerli küçük kapılar, çit gibi dizilmiş ince çizgiler. Evlerin arasından ise yaprak biçiminde, altın sarısı ağaçlar göğe doğru yükseliyor. Resme bakarken bir köy mü, bir mimari plan mı, yoksa bir kilim mi seyrettiğinize karar veremiyorsunuz.

Sohbete de buradan girdim. Eski Türkçede kök, asıl anlamına gelen bir kelime var: töz. "Hocam," dedim, "Azerbaycan'dan Anadolu'ya uzanan bir yolculuk, mimarlık eğitimi, bir yanda mitoloji ve şamanizm, öbür yanda tasavvuf ve Türk motifleri... Tözünüzdeki bu çok yönlülük tuvalinize nasıl bir yapı ve duygu dengesi kazandırıyor?"


Cevabı, kendi tuvallerinin kuruluşu kadar düzenliydi:

"Benim tuvalimdeki kurgu, köklerimden beslenen canlı bir hafızanın ürünüdür. Azerbaycan'daki ilk sanat altyapım, Tebriz minyatürlerine olan sevgim, ailemizden gelen halı-kilim geleneği ve mimarlık eğitimim bir araya geldiğinde resimlerimde hem güçlü bir strüktür hem de derin bir anlam dünyası doğdu."


Mimarlığın kendisine "formda rasyonelliği, yapıyı ve geometriyi" öğrettiğini söylüyor. Çalışma yöntemini anlatırken ise kullandığı fiil dikkatimi çekti:


"Temeli bir mimar gibi inşa ederim, ardından fırça darbelerim ve renklerle duyguları serbest bırakırım. Şamanik simgelerden İç Asya kaya resimlerine, tasavvufi derinlikten Anadolu motiflerine ve birliği simgeleyen nar gibi kadim sembollere kadar her unsur bu geometrik çatının üzerinde yükselir."

Sonra altını çizerek ekledi: Yaptığı şey geleneği taklit etmek değil, "öz köklerine bağlı kalarak onu çağdaş bir soyutlama ve canlı renklerle günümüze taşımak." Bütün bunları yan yana koyduğumda girişteki kilim benzetmesinin boşuna olmadığını düşünüyorum. Mimar, kilimin tersindeki düğümleri atıyor. Ressam ise ön yüzde hayat ağaçlarını açtırıyor. Masamdaki resimdeki kümbet de tam bu buluşmanın simgesi gibi: Bir yanda hesaplanmış bir mimari form, öbür yanda çevresinde altın yapraklar gibi yükselen bir duygu.


Dekanlık Odasıyla Atölye Arasında

Bir dekanın gününü düşünün: toplantılar, imzalar, bütçeler, akreditasyon dosyaları, öğrenci sorunları... Bu yoğunluğun içinde tuvale ayrılacak zamanı ve enerjiyi nereden bulduğunu merak ediyordum. Sordum: "Dekanlık ve akademisyenlik, atölyedeki kişisel üretiminizle ve gençlere aktarmak istediğiniz sorumluluk bilinciyle nasıl uyum içinde yürüyor?"


Bu ikisini birbirinin önünü kesen değil, "birbirini besleyen iki alan" olarak görüyor. Kendini de bir sanatçıdan öte, gençlerle sürekli temas hâlinde bir eğitimci olarak tanımlıyor:


"Üniversitede öğrencilerle geçirdiğim her an bana dinamizm kazandırıyor. Onlara yalnızca bir teknik değil; kendi coğrafyasına, kültürüne ve topluma karşı sorumlu birer sanatçı olma bilincini aktarmaya çalışıyorum. Atölyeye geçtiğimde ise akademinin ekranından sıyrılıp kendi içsel arayışıma dönüyorum."


İdari görevlerin sanatına bir disiplin kattığını, fırçanın başına geçtiği anın ise "özgür bir arınma alanına" dönüştüğünü anlatıyor. O alanda hem kendini hem de öğrencilerine aktaracağı estetik dili tazeliyor.

Buradan şunu çıkarıyorum: Enveroğlu için atölye, dekanlık odasından bir kaçış değil, bir hazırlık yeri. Orada tazelenen dil ertesi sabah sınıfa taşınıyor. Bu bakış, Fişekhane'deki çalıştayın ruhuyla da birebir örtüşüyor. "Kendi coğrafyasına ve kültürüne karşı sorumlu sanatçı" ifadesini, bir Cumhuriyet çalıştayında gençlere söylenebilecek en yerinde öğütlerden biri olarak görüyorum.


Aşk'a Yolculuk

Enveroğlu'nun sergi adları da birer yol haritası gibi: "Nardugan – Kut'un Sesi", "Aşk'a Yolculuk"... Nardugan, kadim Türk geleneğinde güneşin yeniden doğuşunun, en uzun gecenin ardından ışığın geri dönüşünün adı. Kut ise gökten inen kutsal güç, bereket. Son dönemde sanatseverlerle buluşan "Aşk'a Yolculuk" sergisini hatırlatıp sordum: "Farklı teknikler, zengin renkler ve sembolik soyutlamalar izleyiciyi nasıl bir yolculuğa çıkarıyor?"

Amacının izleyiciyi yalnızca bir seyirle baş başa bırakmak olmadığını söylüyor. Onu "ruhsal ve zihinsel bir katmana" çekmek istiyor. Farklı malzemeler ve tekniklerle oluşturduğu dokuların zamanın ve coğrafyanın izlerini taşıdığını anlatırken sesi hafifçe yavaşladı:

"Resimlerimde mavinin sonsuzluğundan narın birliğine, ağaç motiflerinin göğe yükselişinden tasavvufi ritme kadar uzanan soyutlamalar birer görsel tezahürdür. İzleyici tuvalin karşısına geçtiğinde tek bir nesneye ya da doğrudan bir figüre bakmaz; o renklerin, çizgilerin ve katmanların ardındaki kadim hakikati ve mistik enerjiyi kendi iç dünyasında yeniden keşfeder."


Bu sözleri dinledikten sonra masamdaki resme bir kez daha baktım. Mavi fon artık yalnızca gökyüzü değildi. Göğe doğru uzanan altın sarısı ağaçlar da yalnızca ağaç değildi. Bana kalırsa buradaki asıl mesele, Enveroğlu'nun izleyiciye bir cevap sunmaması. Ona bir yol gösteriyor. Yolu yürümek ise bakanın işi.


Fişekhane'de Atılacak Düğümler

Önümüzdeki günlerde Fişekhane'de, çok farklı coğrafyalardan gelen renkler aynı tezgâhta birbirine dokunacak. Kahire'nin, Madrid'in, Pekin'in ya da Bakü'nün sanat dili, Anadolu'nun kadim motifleriyle aynı atölyede karşılaşacak. Ortaokul ve lise öğrencileri de bu dokumanın en genç iplikleri olacak. Enveroğlu'nun anlattığı mimari disiplin, kök bilinci ve özgür renk, bence gençlere "fikri hür" olmanın aslında köksüz olmak anlamına gelmediğini gösterecek. Tam tersine, insan ne kadar sağlam köklere tutunursa o kadar özgürce yükselir.


29 Ekim akşamı sergi kapıları açıldığında herkes kilimin ön yüzüne bakacak: renklere, biçimlere, alkışlanan eserlere. Ben ise biraz da tersini düşüneceğim. Altı gün boyunca hocalarla öğrenciler arasında atılan görünmez düğümleri, bir kuşaktan ötekine geçen sessiz bilgiyi, yıllar sonra bir gencin tuvalinde yeniden açacak motifleri. Belki de Cumhuriyetin 103. yılına en çok yakışan manifesto budur: Kökü sağlam, rengi hür bir kilim.



Yorumlar


bottom of page